Anasayfa  |  Sık Kullanılanlara Ekle  |  Reklam  |  İletişim  |  Künye  |  Site Haritası
 
video

Eşyayı Anlamanın Gerçek Yolu

Selim ÇORAKLI
04 Eylül 2012 - 16:43
Okunma : 2838
Yorumlar : 0

Âlemlerin yaradılış hikmeti Rabbi (cc) bilmekse, O'nu bilmenin yolu âlemde tecelli eden isim ve sıfatları anlamaktan geçer.

Sıfat ve isimler ise şiddetinin zuhurundan perdesiz ihata edilemeyeceğinden ancak tecelli ettikleri aynalardaki tecellileri ile bilinebilirler. Bu ayna ise eşyadır. O halde eşyayı anlamak Rabbi (cc) bilmeye giden yolda en iyi vasıtadır denilebilir. Eşyayı anlamak onu doğru kriterler içerisinde arız ve amîk olarak tahlile tâbi tutmakla mümkün olur. Her şeyde olduğu gibi eşyayı anlamada da iyi bir metot ve iyi bir hareket noktası seçilmelidir ki, hedefe gitmek mümkün olsun.

Kur'ân'ın hedefi insanları her hususta en doğruya çıkarmaktır. "Bu hedef Kâinat meşherindeki kelime, satır, paragraf ve kitaplarla meşher Sahibini tanıttırmak, iman ve ibadet yolunu açmak, ferdî ve içtimaî hayatı düzenlemek ve dünya saadetinin ahirette dahi devam ve temadisini temin edecek bir yolu açmaktır. Bu itibarla o yüce hedefi tahakkuk ettirmek için her şeyden bahisler açar"

"Allah'ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gafletle sebepler hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehl olur."


Bir gün Âlemlerin Efendisi Muhammed Mustafa (sav) "Ya Rabbi eşyanın hakikatini bana göster" diye dua etmiştir, Niçin eşyanın hakikatine muttali olmayı bu derece aşkla arzu etmiştir? Bu suale ancak "eşya bizi yaratan Rabb'in sıfat ve isimlerinin tecelli ettiği aynalardır, bu aynalara dikkatli nazarlarla baktığımızda orada tecellî eden Rabb'imizin isim ve sıfatlarını görebiliriz. İsim ve sıfatları tebârüz edenin bilinmesi mümkün olabilir" diye cevap vererek tatmin olabiliriz. Ve bu noktada şu kudsî hadiste anlatılmak istenen manâ vücuda gelecektir. "Bilinmez bir hazine idim, bilinmeyi murat ettim ve âlemleri yarattım. "


Âlemlerin yaradılış hikmeti Rabbi (cc) bilmekse, O'nu bilmenin yolu âlemde tecelli eden isim ve sıfatları anlamaktan geçer. Sıfat ve isimler ise şiddetinin zuhurundan perdesiz ihata edilemeyeceğinden ancak tecelli ettikleri aynalardaki tecellileri ile bilinebilirler. Bu ayna ise eşyadır. O halde eşyayı anlamak Rabbi (cc) bilmeye giden yolda en iyi vasıtadır denilebilir. Eşyayı anlamak onu doğru kriterler içerisinde arîz ve amîk olarak tahlile tâbi tutmakla mümkün olur. Her-şeyde olduğu gibi eşyayı anlamada da iyi bir metot ve iyi bir hareket noktası seçilmelidir ki, hedefe gitmek mümkün olsun.

Eşyayı anlamak için ilmin ne olduğunu bilmek gerekir. İlmi, ''eşya arasında tezahür eden hâdiselerin sebeb-sonuç ilişkilerini incelemektir" diye tarif ettiğimizde kısır bir tabirle karşılaşmış oluruz. Çünkü etrafımıza baktığımızda mikro âlemden makro âleme, oradan da normo âleme kadar cereyan eden maddî hâdiselerin dışında bir de eşya ötesi hâdiselerin varlığı karşımıza çıkar. Demek ki eşyanın tezahürleri sadece maddî âleme münhasır değildir. Madde ve madde ötesi hakikatlerin ilmini anlamak için eşyayı çok yönlü olarak incelemek gerekir. Bunun için bizlere uzatılan bilgilere başvurmak zorundayız. Uzatılan bu eller bize, yolu "maddeye dayalı metotlarla" göstereceği gibi, mânevi nazarlarla yol gösterenler de olacaktır. Acaba bunların hangisi insanı doğru neticeye götürebilir? Bu suale iyi bir cevap bulabilmek için insanın önünde iki yol vardır. Bu yolların biri Kur'ân'ın önümüze açtığı nurlu yol, diğeri de felsefenin açtığı karanlık yoldur. Biz burada Kur'ân'ın önümüze açtığı yolu aklî ve ilmî delillerle anlatmaya çalışacağız.


Kur'ân'ın hedefi insanları her hususta en doğruya çıkarmaktır, "Bu hedef Kâinat meşherindeki kelime, satır, paragraf ve kitaplarla meşher Sahibini tanıttırmak, iman ve ibadet yolunu açmak, ferdî ve içtimaî hayatı düzenlemek ve dünya saadetinin ahirette dahi devam ve temadisini temin edecek bir yolu açmaktır. Bu itibarla o yüce hedefi tahakkuk ettirmek için her şeyden bahisler açar" (1). "Bu bahislerle eşya ve hâdiselerin hakiki yüzlerini görebilme ve anlayabilme bahtiyarlığını insanlığa tattırır" (2). Ve tevhidi çizgiye getirerek eşya üzerinde tasarrufa yetki verir.


"Tevhid, ilmî mantıkta tasarrufa mukabil ve tasarruf edilen marifetten (cüz'i yönüyle bilmek) çok kıymettar delillerin neticesi olan ve ilim denilen tasdik olarak tarifini bulur. Öyle bir hüküm ve tasdiktir ki; insan her bir şeyle Rabb'ini bulabilir. (Eşya Rabb'in esma ve sıfatlarının tecellisidir hakikatince) ve her şeyde Rabb'ine. Yaradan'ına giden bir yol görür ve hiç bir zaman, hiç bir şey huzuruna mâni olamaz" (3). Bu noktadan inanmış insanın eşyada tezahür eden bilgiyi imana, ilahî vahye dayandırması iktiza eder. Aklı imanın emrine vererek eşyanın hakiki mahiyetini öğrenmeye çalışmak insanı, tevhide takarrüp ettirir. Akıl hakikatte mücerret olarak hareket ettiğinde eşyanın hakikatini anlayamaz. Onun yapacağı şey imanın emrine girmek ve zahirî görünüşleri taksim ve tasnife (eşyada tezahür eden hâdiseleri ilmi dallara tasnif edip anlamak) çalışmaktır,

Bu sayede akıl ilimleri tasnif ederek zirveye çıkar, zirveye çıktığı nokta iman hakikatlerinin başlangıç noktasıdır. Aklın durduğu, çözüm getiremediği hâdiselere yol ve yön vermeye mahiyeti yetmediği dönemlerde ona düşen vahye dayanmak ve bu dayanışla eşyayı taksim ve tasnifle iştigal ederek büyük bir şerefe nail olmaktır.

Vahiyle nurlanan akıl, tevhide ulaşıp o nazarla eşyaya yöneldiğinde onu bir kardeş nazariyle değerlendirir, Bu zaviyeden hiçbir mahlûktan korkmadığı gibi acz ve fakrını idrak ederek Rabb'ine sığındığında hiç bir mahlukata karşı da zelil ve sefil bir duruma düşmez. O noktadan eşyayı Rabb'in isimlerinin cilvelerinin aksettiği ayna nazarıyla değerlendirir. "İlim bu cilvelerin değişik şekilde tezahürleridir" der. Böyle inanan insan aciz bir kul olduğunu kabul ederek hiçbir şeyi kulluğuna gaye yapmaz, Her şeyin Rabbi (cc) eliyle tecelli ettiğini, O'nun kudreti dışında hiç bir zerrenin hareket etmediğine inandığından fâni dünyaya ait hiç bir şey de onu korkutamaz. Kur'ân şu düsturu onun önüne serdiğinden "Cenab-ı Hakk'ın masivasından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük tutma, çünkü mahlukat mabudiyetten uzaklık noktasında denk olduğu gibi mahlukiyet nispetinde de birdirler" (4) hakikate tecelli eder. .


Kur'ân'ın gayesi irşâd olduğundan o halkayı çok geniş tutmuştur. Hem kalb hem akıl yolunu kullanarak mânevi icâzıyla her şeyde bir ma'rifet penceresi açmıştır (5). Kur'ân'ın delilleri her insanın faydalanacağı gıdalar gibidir. Memedeki bebekten en kuvvetli adamın faydalanacağı su, her bünyeye yarayan süt gibidir (6).


Kur'ân ve onun en güzel tefsiri olan hadîsi şerifler direkt olarak insanı ve aklını muhatab kabul etmekte, bu kabul edişle ona mesuliyet yüklemekte, yüklediği mesuliyet ile bilgi ve ilimde kemâle yaklaşmasını daima teşvik etmekte, bu mesuliyetten, bilme mesuliyetinden kaçanın hiç bir değeri olamayacağını haber vermekte, akletmiyorlar mı, düşünmüyorlar mı tehditleriyle de onu tefekkür deryasının içine çekmektedir. Bunu yapmanın hiç bir zaman ve mekanla sınırlanamayacağında "ayakta, oturarak ve yatarak" hitabıyla bildirmektedir. Ulaşılması imkânsız bu namütenahi fikri anlayışın mahsulü kendini kısa bir zamanda göstermiş, çizilen bu yol ve yöne gidenler bütün insanlığa rehber olacak bir seviyeye yükselmişlerdir.


"İnsanın yaradılışını ve gayelerini en güzel şekilde açıklayan Kur'ân-ı Kerim bunu anlatırken darb-ı mesel ile beyân eder. Çünkü Uluhiyet dairesine ait mücerred hakikatler mümkinat dairesinde ancak misâller ile temessül ettirilip açığa çıkartılabilir. İnsan da imkân dairesindeki misâllere bakarak kendisinin fevkinde bulunan vücub dairesinin şuunâtını, hallerini düşünür, eşyanın hakikatına gerçek ma'nâda vakıf olur" (7).


"İnsan tevhid ile eşyayı Vâhid-i Ehad'e dayandırmadığı takdirde, âlemde bulunan bütün fertlerin mazhar oldukları ilahî tecelliler adedince ilahları kabul etmek mecburiyetinde kalır. Evet insan gözünü güneşten yumduğu ve timsalleriyle irtibatını kestiği zaman timsallerine ma'kes olan şeylerin adedince hakiki güneşlerin vücudunu kabul etmeye mecbur olur" (8). Bu ise insanın kamil ma'nâda imandan çok çok uzak olduğunu gösterir.


"Evet kamil akla, diğer bir deyimle imana yükselmek yüksek duygu ve muhakemeden mahrum olan kısa bir zihin çalışmasıyla erişilecek şeylerden olmayıp, peşin olarak verilen hakikate parmağını bastıktan sonra o noktaya muvâzi (paralel) olarak genişleyen nâmütenâhi daireler içerisinde fikir oynatmakla kabil olur" (9). Bu hususta geçerli olan "fikrin dağılmaması ve insanın hakikate en doğru çıkabilmesidir. Bahusus insanın fikrinin dağılmaması ve istikametini muhafaza etmesi için afâki malumatla, yani hariçten, uzaklardan alınan malumatla icmâli olarak ilgilenmesi gerekir. Aksine afâki malumatlarla fazla uğraş insanı şüphe ve vesveseye sürükler. Böyle bir durumda yapılacak iş vicdani bir şuura mahal olan enfüsi ve dahili malumatla iştiğal etmektir. Bu insanı evham ve şüphelerden temizler. Bundan dolayıdır ki; merkezden muhite, dahilden harice bakmak gerekir" (10). "Aksini yapan insan ise fikrinin çokluk içinde boğulmasına sebep olur. Bu zaviyeden şüphe onu havalandırıp enaniyetini kalınlaştırır. Buna bağlı olarak kalınlaşan gafleti onu küfrün kucağına düşmekten kurtaramaz" (11). İnsanın gaflete düşmemesi ve hakikati yakalaması için tarif edilen şu hakikatle eşyaya bakması gerekir. "Eşyanın yaradılışı hakkında hakikate çıkmak ancak Tevhid nazarıyla eşyaya baktığımızda mümkündür. Şöyle ki; ya bütün eşyanın yaratıcısı Allah (cc)'tır veya Allah (cc) hiç bir şeyin yaratıcısı değildir. Çünkü eşyanın arasında muntazam dayanışma ile halk ve yaratmak bölünmeyi kabul etmez bir bütündür. Eşya ya mücibe-i külliye olacaktır (Müspet ve umumi olan delil) veya sâlibe-i külliye (bir şeyin yokluğuna işaret eden delil) olacaktır. Başka ihtimal yoktur. Binaenaleyh küçük bir şeyde yaratıcının eseri göründüğü zaman bütün eşyada tahakkuk eder" (12). "Yine Tevhid nazarıyla eşyaya baktığımızda eşya arasında vukua gelen fiillerden anlaşılıyor ki; hangi bir şey lâtif, nurani ise sebep ve fail olmaya liyakat kazanır. Kesafeti nispetinde de harici tesire kabil olur ve sebep-neticeleri mevcut duruma geçer. Bundan anlaşılıyor ki; zahiri sebeplerin yaratıcısı ile müsebbebatın icat edicisi ancak ve ancak Nur-ül envâr Sâni-i ezelidir" (13).


"İnsan bunu idrak ettikten sonra saltanat-ı Rubûbiyetin güzelliklerine nâzır ve kudsî isimlerinin cilvelerine dellâl ve kudret kalemiyle yazılan İlâhi mektupları mütalaa ile mütefekkir olduğu cihette mahlukatın en şereflisi ve arzın halifesi olacaktır. Evet insan bir yolcudur. Çocukluktan gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın lüzumlu vasıtaları Mâlik-ül Mülk tarafından verilmiştir. Bu mülkü yerinde kullananlar ancak tevhide ulaşmış olurlar" (14).


Başka bir zaviyeden eşyanın hakikatini anlamak isteyen insan "İman gözüyle eşyaya baktığında orada üç hakikatle karşılaşır. Birisi ahirete bakan yüzüdür/çünkü onun tarlasıdır. Burada ne ekerse orada onu biçecektir. İyilik yapan iyilik, kötülük yapan kötülük görecektir. İkincisi Esmâ-ül Hüsnaya bakan yüzüdür ki; onun mektep ve tezgahlarıdır. Üçüncüsü kasden ve bizzat kendine bakar. Bu yüz dünyanın fâni yüzüdür ki; zâtî ve ehemmiyetli bir kıymeti yoktur" (15).


Zâtî ve ehemmiyetli bir kıymeti olmamasına rağmen Kur'ân'ın âlî makamına girmesinin sebebi ise Kur'ân'ın dört külli maksadına istidlal yoluyla çıkılabilmesi içindir. Şöyle ki; Kur'ân'ın dört külli maksadı vardır. Bunlar, Vacib-ül Vücud'un birliği, Nübüvvet, Haşir, İbadet ve Adalettir. Öyleyse Kur'ân'da bu dört maksattan başka olan kainat bahsi önceki hakikatleri anlatmak içindir. Tâ ki sanatın intizamıyla Celâl sahibi Yaratıcıya çıkış yolu delilleriyle gösterilebilsin (16). Bu zaviyeden kainatın simasına bakıldığında orada bize görünen isimlerin cilveleri her yönüyle birbirini tamamlayarak tevhidin hakikatini gösterirler. Şöyle ki; "Kainatın bütün ecza ve zerratına tecelli eden Esmâ-i ilahiye arasındaki tesânüd, Kainatın külli ve cüz'i ihtiva ettiği bütün eczasını istila eden umumi hikmet kainatın her safhasında tam bir yardım ve lütuf, kainatı müştemilatıyla beraber içine alan pek geniş bir merhamet zevil hayat ve canlı mahlukata tevzi edilen umumi rızk, bütün kainata yayılmış bir hayat, her cephesiyle birbirine bakarak tevhidi ispat ederler. Kâinatın tek mutasarrıfı olduğunu ortaya koyarlar" (17).


Tevhid de bu seviyeye ulaşmış insan o nazar ile eşyaya baktığında "eşyanın iki cihetinin var olduğunu görür. Bir ciheti yaratıcıya, diğer ciheti de halka bakan yönüdür. Halka bakan yön Hakk'a bakan yöne tenteneli bir perde, şeffaf bir cam parçası gibi altında Hakk'a bakan dayanak yönünü gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Binaenaleyh nimete bakıldığı zaman Mün'im, sanata bakıldığı zaman Sâni', sebeplere nazar edildiği vakit Müessir-i Hakiki zihne ve fikre gelmelidir (18). Tevhidin bu mertebesine ulaşan insan eşya üzerindeki Rabb'e ait bütün sikkeleri ve mühürleri görebilir. Çünkü "Cenâb-ı Hakk'a mahsus taklidi mümkün olmayan en açık sikke ve mühürlerden biri hadde hesaba gelmeyen muhtelif eşyayı basit bir şeyden yaratmasıdır (19). Bu yaratma babında Kur'ân karşımızda ve içimizde bulduğumuz delillerle (ayetlerle) bu mühürleri bize anlatır. Bu mühürler namütenahidir diyebiliriz. Önümüze çıkan her mahlûk, mikro âlemden makro âleme kadar üzerlerinde taşıdıkları nakışlarla bu delilleri bizim nazarlarımıza sunarlar. Bu delillerin afakta, enfüste, ruhda, akılda ve vicdanda sergilenmekte olduğunu görmekteyiz. Her şeyde onun birliğine işaret eden ayetler var olmasına rağmen her insan her delile karşı aynı derecede hassas olamaz (20).


"Kimisi gördüğü dış manzaralar karşısında ihtizaza gelir, kimisi de korku ve dehşet halleri karşısında intibaha gelir. Kimi insan bir bakışla, bir göz kırpmasıyla uyanırken, kimisi de katı bir darbe ile, şiddetli bir sarsıntı ile kendine gelir. Kimilerinin inancı bir çok faktörlerin üst üste yığılmasıyla tekerrür ederken, kimileri de yığınlarca delili gördüğü halde hiç anlamaz, gaflet eder" (21). Bu zaviyeden deliller had ve hesaba gelmez, "İnsan bu delillere bakarak Allah (cc)'ı eserlerinden isimlerine, isimlerinden sıfatlarına, sıfatlarından Tecelli-i Zât'a yükselerek tanımaya çalışır" (22).


Bu noktada kendini bize tanıttırmak isteyen Allah (cc)'tır. Bunu yaparken gerek enfüsi ve gerek afâki bütün seyr-i ruhani ve kalbi de varlığını ve varlığının zaruri olduğunu gösterir ve ruhumuzun derinliklerinde kendini hissettirir. İşte bütün ilimlerimizin kökü olan bu bâtın hissi bizdeki sınırlı ilimlerin, şuurların, akılların, fikirlerin hepsinden daha kuvvetlidir. Böyle iken biz çok defa vücudumuzdan ve bu iç sezişten zuhul ederiz de hata ve dalâlete düşeriz. Bu gibi hallerde bir dış hatırlatıcıya ihtiyaç duyduğumuz da olur. Kainat bunu hatırlatıcı bin dil ve bin teldir. Kur'ân ise en mükemmel mübelliğdir (23).

Kur'ân tevhidi açıklarken bunu en güzel usullerle yapar. Aklî delilleri alabildiğine geniş misâllerle nazarlara verirken, enfüsî delillerden de muhit bahisler açar, Bunun yanında içtimaî, tarihî, ilzamî (muâraza ve muhâkemede delil göstererek muhalifini susturmak) delillerle de meseleye ışık tutar." Aklî deliller içerisinde yaratma, hayat verme, hikmet, gaye, nizam ve tevhid delillerini misallerle anlatırken, enfüsî deliller bahsinde bedahet (açıklık) ve psikolojik delillere de yer verir (24). Bunu yaparken ifadesindeki haşmete hiçbir beşer üslubu yetişemez.


"Kur'ân tevhidi anlatırken kâinatı bir vitrin, hayatı bir sergi yapar, orada Ulûhiyet gerçeğini seyrettirir. Böylece idrâk sahibi insan varlığın her yanını bu gerçeğin doldurduğunu görür" (25).


Kur'ân kıssalarla da insana tevhidi anlatmak için ikna ve tesir yolunu tutar (26). Akit, kalbi ve hissi, göklerdeki ve yerdekileri düşünmeye sevk etmek Kur'ân'ın metodudur, Böylece insanların duran nabzını yeniden attırarak harekete geçirir (27). Kur'ân'da bu fıtratı uyarıcı bir çok âyet vardır (28).


Kur'ân insanlığın kurtuluş reçetesi olduğu için her sınıf insanı kendine muhatap alır. Getirmiş olduğu kanunlar manzumesiyle insanlığın bakış açısını değiştirmiş, onun karanlık ufkunu pırıl pırıl bir hale getirmiştir.


"Kainat bu ışıkla (imanla) bakıldığında umumi bir matemhane görüntüsünden çıkıp bir zikir mescidi ve şükür mescidi haline dönüşür, Bu nazarla birbirine düşman telakki edilen mevcudat dost ve kardeş haline gelmişlerdir. Cenaze ve ölü şeklini gösteren cemadat ünsiyetli birer hayattar, kainat hareketleri, değişmeleri, nakışlarıyla abesiyetten, tesadüften kurtulmuştur. Rabbanî mektuplar, esma-i ilahiyeye aynalar suretine ve yaratıcının ayetlerine sayfalar haline inkılap eder" (29).


Tevhidî çizgiyi yakalayan insan bütün varlıklarla bir anlaşma ve uyuşma havasına girer. Bu hava ile bütün eşyanın kendisine münis bir dost gibi davrandığını hisseder. Onların bu dünyadaki imtihanında kendisine yardımcı olmak için emrine müheyyâ beklediklerinin şuuruna erer (30). Bu erişle insan kâinata şu muhteşem nazarla bakar, "Kâinat bir şeceredir. Unsurlar onun dallarıdır. Bitkiler yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun meyveleridir. Meyvelerin meyvesi ise Hz. Muhammed (sav)'dir (31). Öyleyse hayat Meyvelerin Meyvesi olanın getirdiği sisteme uymak, O'nunla yaşamak ve O'nunla saadet-i ebediyeye kavuşmaktır.


Netice olarak diyebiliriz ki; bütün eşya, tertip, tanzim, sevk ve idare edilmesi itibarıyla selim akıllara, zevkten anlayan gönüllere şairane ilhamlar bahşedecek kadar yerli yerinde ve mükemmeldir. Zerrelerin hareket ve çözülmelerinden otların, ağaçların halden hale geçmelerine, ırmakların fena bulma istikametinde denizlere koşmalarından denizlerin kendi aleyhlerinde buharlaşıp yükselmelerine kadar, hatta oradan da baş aşağı yeniden zemine inerek toprağın bağrında eriyip gitmelerine kadar her şey ciddi bir zevk ve şevk içinde (32) tevhidî gerçekleri anlatmaktadır. Bu gerçeklere gözünü kapayan ancak kendisine gece yapar. Hakiki insanlık bu gerçeği yakalayıp tam bir teslimiyetle kulluk yapmaktır. Gerisi boş hayaldir. Allah (cc) bes, baki heves...





KAYNAKLAR:

1. Asrın Getirdiği Tereddütler... M.F. Dahhak, sf. 87

2. Asrın Getirdiği Tereddütler... M.F. Dahhak, sf. 88

3. Şuâlar...

4. Mesnevi-i Nuriye... Envar Neşriyat 1980

5. N. El Cisr. Kıssatu'l İman Beyne'l Felsefe ve'l ilm ve'l Kur'ân 3. baskı 1969 sf.289.

6. İlcâmu'l Avâm' an ilm'i kelam, 2. baskı, Gazali 1970 sf.88

7. Mesnevi-i Nuriye... Envar Neşriyat 1980 sf. 103

8. Mesnevi-i Nuriye... Envar Neşriyat 1980 sf. 237

9. İnsanoğlu Kendini Arıyor... M. Said Çekmegil sf,58 Nuriosmaniye 1965

10. Mesnevi-i Nuriye... sf. 121

11. Mesnevi-i Nuriye... sf. 125

12. Mesnevi-i Nuriye... sf. 129

13. Mesnevi-i Nuriye,.. sf. 125

14. Mesnevi-i Nuriye... sf. 217-218.

15. Mesnevi-i Nuriye... sf. 77

16. Muhâkemat.... sf.20

17. Mesnevi-i Nuriye sf. 59

18. Mesnevi-i Nuriye sf. 51

19. Mesnevi-i Nuriye sf.213

20. Kur'ân-ı Kerim Allah'ı Nasıl Tanıtıyor... Dr. Veli Ulutürk sf.165.

21. Ed-din, el-Matba'atu'l Alemiyye... Muhammed Abdullah Deraz sf. 159-160

22. Asrın Getirdiği Tereddütler... M.F. Dahhak 2.baskı, 1982 sf.19

23. Asrın Getirdiği Tereddütler... M.F. Dâhhak 2. baskı 1982 sf. 17-18

24. Kur'ân-ı Kerim Allah'ı Nasıl Tanıtıyor... Dr. Veli Ulutürk sf. 165-208 arası.

25. Fî-Zilali'l-Kur'ân... Seyyid Kutup 4. baskı 11. citt sayfa 190

26. El-Mucizet-ul Kübrâ. M. Ebu Zehra Mısır 1970 sf. 240

27. Fî-Zilâli'l-Kur'ân... Seyyid Kutup 4. baskı 11. cild sayfa 191

28. Kehf, 45-Zariyat, 55-Nahl, 125-Fatır, vb. ayetler

29. Mesnevi-i Nuriye... Envar Neşriyat 1980 sf.24

30. Kur'ân-ı Kerim Allah'ı Nasıl Tanıtıyor, Dr, Veli Ulutürk sf.24

31. Mesnevi-i Nuriye... sf. 196

32. Asrın Getirdiği Tereddütler... M.F. Dahhak 1982 2. baskı, sf.112


selimyusuf1960@msn.com

 
  Yorumlar


Henüz kayıtlı yorum yoktur ....

icon BAYBURT REHBERİ
icon Önemli Telefonlar icon Siyaset icon Tarihçe
icon Vakıf ve Dernekler icon Coğrafi Yapı icon Ekonomi
icon Gezilecek Yerler icon Şairler icon Spor
icon Dede Korkut icon Sanatçılar icon Türküler
icon Kitaplar icon Yemekler icon Barlar
icon Yerel Kıyafetler icon Bayburt Taşı icon Oyunlar
icon Nöbetçi Eczaneler icon Sağlık icon Eğitim

 Köşe Yazıları
 
 Foto Galeri
 
 Video Galeri