Anasayfa  |  Sık Kullanılanlara Ekle  |  Reklam  |  İletişim  |  Künye  |  Site Haritası
 
video

Müslümanlar Nasıl Makyavelist Oluyor?

Selim ÇORAKLI
04 Eylül 2012 - 16:41
Okunma : 3903
Yorumlar : 0

Çağımız fikirlerin fikirlerle alabildiğine içice girdiği ve güçlü olanın galip gelerek hayatiyetini devam ettirdiği bir dönemeç yaşıyor.

Bu dönemeçte bir anlamda yok olmadan yaşayabilmenin tek yolu, çıkıştaki ya da yükselişteki dinamiklerin muhafaza edilmesi ve nereden gelirse gelsin, değişik fikir akımlarının tesirine girmeden inanılan değerler doğrultusunda yaşanması olarak görülmektedir. Hele bu fikir bir de vahiyden beslenerek ortaya çıkmış ise, çıkıştaki ölçülerin muhafazasının daha da önem kazanmakta olduğu değişmez bir gerçektir.

Ülkemiz, vahiy kaynaklı fikirlerin etrafında kümelenen ve bir anlamda birer sosyal grup olan topluluklar açısından oldukça zengin sayılmaktadır. Ancak ne kadar gariptir ki, vahiyden beslendiğini iddia eden bu tür sosyal grupların ya da literatürümüzdeki ismi ile 'cemaat'lerin, özellikle 'karşı/diğer' cepheden gelen veya empoze edilen fikirler karşısında cephesini tam olarak muhafaza edemediği de acı bir gerçektir. Zira hizmet gayesi ile oluşturulan ve kuruluş aşamasında, 'Allah rızası, fedakârlık, kardeşlik, hasbilik, diğergamlık, yaşatma uğruna yaşama sevdasından vazgeçme ve benzeri' ulvi duygular çerçevesinde bir araya gelen bu tür sosyal oluşumların, belirli bir zaman sonra kuruluşundaki ulvi prensiplerin çabucak unutulduğu ve yerlerine 'yeni ve nazik vaziyet'e (!) göre yenilerinin yerleştirildiği artık neredeyse onlarca müşahhas misalle ispatlanır hale gelmiştir.

Sebebi ister empoze edilmek istenen fikirlerin kültürel baskısından etkilenme, isterse de 'diğer' fikir sahiplerinin işi kaba kuvvete varan dayatmalarla işi götürmeye çalışması olsun, netice itibariyle çıkıştaki dinamiklerden verilen her tavizin, bu tür sosyal grupları varoluş gayelerinden uzaklaştırdığı açıktır. Hedefe gitmede araç olarak kullanılacak malzemelerin amaç haline getirildiği ve ne olursa olsun artık bu aracın yaşaması gerektiğinin vurgulandığı ya da adeta 'olmazsa olmaz' olarak dayatıldığı böyle bir süreçte, bırakın kuruluştaki dinamiklerin muhafaza edilmesini, insani değerlerin bile korunamayacağı açıktır. Yaşananlara baktığımızda düne kadar, kadının yüzünü bile göstermesinin hem de yemin edilerek caiz olmadığını dile getiren bu tür sosyal grupların bugün hedefe gitmek için araç olarak kurdukları iletişim araçlarında(gazete, televizyon, vs), güya varlıklarını devam ettirmeleri için müstehcen yayınlar yapılmasından, bir anlamda Müslüman kadının simgesi sayılan tesettürün hafife alınmasına, gölgesinden bile geçilmesinin caiz olmadığı bankaların nimetlerinden(!) faydalanılmasından, güya strateji gereği inanan insanların hafife alınmasına ve oradan da evindeki mobilyasına sahip çıktığı kadar Kur'an'ın yasaklanması karşısında ses çıkarılmamasına kadar yaşanan onlarca ve belki de yüzlerce ciğersûz hadise verilen tavizlerin sadece birkaçı olarak ortada durmaktadır. 'Vaziyeti kurtarmak' adına verilen küçük tavizleri daha büyüklerinin takip ettiği sosyal bir vakadır ve maalesef ülkemizde zikredilen sosyal gruplar her ne pahasına olursa olsun yaşama uğruna(!) çok büyük tavizler vermişlerdir. Ancak 'vaziyeti kurtarmak' adına büyük tavizler veren bu sosyal gruplar, kısa zamanda ellerindekini kaybettikleri gibi, hem ilkelerinden taviz vermiş hem de müntesiplerini sükut-u hayale uğratmışlardır. Bugün ülkemiz yıllarca davası uğruna her şeyini feda etmiş, ancak feda ettiği davanın önde gelenlerinin 'vaziyeti kurtarmak' adına yaptıkları yanlışlar ve verilen tavizler yüzünden mensup olduğu sosyal grubunu terk etmiş binlerce insanla doludur.

Şimdilik, ellerindekini de kaybetmemek için, yukarıdan beri genel olarak zikrettiğim gerçekler mevcut sosyal gruplar (cemaatler) tarafından görmezlikten gelinse de gerçek budur ve ülkemizde yaşanan 28 Şubat süreci bu gerçeğin ortaya çıkmasında mühim bir rol oynamıştır. Değerli hocamız Mustafa İslamoğlu'nun değimi ile, '28 Şubatçılar, arkasında çok şey var olduğunu sandıkları vitrinlerimize korkarak taş attılar. Taş vitrinimize değdi, kırılmasına vesile oldu ve arkasının boş olduğu' görüldü ve zikredilen sosyal grupların takip ettikleri 'korkak ve kaypak' stratejilerle bir yere gidilemeyeceği bir kere daha ispatlanmış oldu. Bu da bize tarihin çöplüğünün, ortaya çıkışındaki dinamikleri muhafaza edemeyen sosyal gruplarla lebaleb dolu olduğunu asla unutmamamız gerektiğini bir kere daha hatırlattı.

Allah'ın(cc) kainata koyduğu ve adına 'adetullah' dediğimiz kanunlar hükümlerini icra ederken, Cenab-ı Hakk'ın irade ettiğinin dışındakiler hariç 'inanan-inanmayan' ayrımı yapmadığı bir gerçektir. Bu anlamda her kim 'adetullah' kanunlarına riayet ederse başarılı olmuş, her kim de uymamışsa cezasını çekmiştir. Bu ferdi sahada böyle olduğu gibi sosyal alanda da böyledir.

Zikredilen gerçek nazara alındığında ortaya konulacak her iş ve hamlede, başarılı olunabilmesi için önce maksat ve hedefin tespit edilmesi gerekir. Hele bu dava bir de vahiy eksenli olursa, maksat ve hedefin daha net bir biçimde ortaya konulması ve anlaşılmayı engelleyecek herhangi bir perdenin olmaması, onun 'olmazsa olmaz' şartıdır. Hedef ve maksadın parlak olmasını gerektiren amillerin başında da, hak yolda ilerlemek isteyen müntesiplerin, vesilelere takılıp kalmaması gelmektedir.

Yukarıdaki fikirlerin zihinlerde muhafaza edilmesi şartıyla meseleye
eğildiğimizde, vahyi kendine eksen alan her hamle ve hareket adamının
perspektifinde, bütün sebeplerden önce varlığı elinde tutan Cenab-ı Hakk'ın
rızası gelmelidir. Yani yapılan bütün hareket ve fiillerde önce Allah'ın (cc) rızası arandığı gibi hedefe gitmede kullanılacak vasıtaların da, meşru çerçevede temin edilmesi birinci şarttır. Bu anlamda İslam, 'hedefe gitmek için kullanılacak her yol meşrudur' diyen Makyavelist düşüncenin aksine, 'Hedefe giderken kullanılacak araçlar meşru daire içinden seçilmelidir' yolunu bize göstermektedir. Aksi yapıldığı takdirde, araya putların/şirklerin girmesine, batılın hak, hakkın batıl olarak görülmesine, cihad namıyla cinayetler işlenmesine kimse engel olamaz. Hak davada ilerlerken meşru daire içerisine giren birçok yolun olabileceği gerçeğini ise asla unutmuyoruz. Bu anlamda Allah'ın (cc) rızasını kazanmak için hakkı ikame etmede aynı noktadan hareket edilerek farklı metotların ortaya konması gayet normaldir. Ancak normal olmayan yol, bu farklı metotların hedefe gitmesi sırasında 'vaziyeti kurtarmak(!)' adına ya da 'nazik dönemi'(!) atlatana kadar meşru daireden sapılarak batıl vesilelere tevessül edilmesidir. (25 senedir İslamî grupların içindeyim ama ne hikmetse vaziyeti kurtaramadığımız gibi nazik dönem de hiç bitmek bilmemektedir.)

Bugün maalesef çıkış noktasında meşru dairede kalmaya özen gösteren birçok sosyal grubun, geldikleri noktada batıl vesilelere yapıştıkları da üstü örtülemez bir gerçektir. Hakkı ikame etmede vasıta olarak kullanılan bir televizyon kanalının, 'sadece para kazanmak uğruna kadının istismar edildiği müstehcen reklamların yayınlanması' bunun en çarpıcı örneklerindendir. Bugün ülkemizde maalesef adı İslamî olan, gerçekte ise hizmet eden Müslümanların canlarıyla, mallarıyla, gayretleriyle kurulan televizyonlar, zikredilen gayr-i İslami fiilleri artık 'kanıksamadan' işlemektedirler. Ve yine maalesef araç olması ve kullanacağı malzemeleri meşru dairede tespit etmesi gereken bu 'İslamî'(!) televizyonların bünyesinde bir anlamda, 'İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız', gerçeği zuhur etmekte ve netice itibariyle gün geçtikçe 'kanıksanmayanlar' listesine yenileri eklenerek kabarmaktadır.

Yukarıda anlatılan durumun en acı ve çarpıcı örneği, 'Hakkı tutup kaldırmada çeşit çeşit yollar ve vesileler vardır. Bu yollar, Hakk'a saygı ve hakikat düşüncesini geliştirdikleri nispette kıymetlidirler. Bir ev içinde barınanları marifetle kanatlandırıyor; bir mabet kubbesi altında bir araya gelen cemaatte sonsuzluk düşüncesini mayalıyor ve bir mektep çıraklarınız ümit ve inançla şahlandırabiliyorsa, vesileliği de eda ediyor; dolayısıyla da mukaddestir. Aksine, bunların hepsi insanoğlunun yolunu kesmiş birer cadı tuzağıdır. Cemiyetler, dernekler, vakıflar, siyasetler de öyle!...' diyen bir Hoca Efendinin, 'İslam'a hizmet' için kurdurduğu televizyonda zuhur ediyor ve yine maalesef aynı Hoca Efendi yapılanları 'kanıksamış gibi' sadece seyretmekle ve müdahale etmemekle yetiniyor...

'Müslüman izzet ve şerefiyle yaşamayacaksa böyle bir hayatın ne kıymeti olur', diye soruyor ve izzetle yaşamanın mümkün olmadığı böyle bir zeminde yerin, 'altının mı üstünün mü daha hayırlı'' olduğunun kararını siz okuyucularımızın temiz vicdanlarına havale ediyorum.

21. Asra ayak bastığımız şu günlerde özellikle İslam dünyasının çalkantılı bir fikri değişim sürecinden geçtiğini hemen herkes kabul etmektedir. Bu süreçte kabul edilen başka bir gerçekte, kendisini yaptığı faaliyetlerden dolayı 'İslamcı' olarak lanse eden ve bir anlamda İslamiyet'i 'ideolojileştirerek' kendi varlıklarının bekasına payanda yapanların bu değişim sürecinden en fazla etkilenenler olduğudur. Zira özellikle son otuz, kırk yıl içerisindeki fikri tartışmalara baktığımızda, düne kadar beyaz denilenler bugün siyah, siyah denilenlerin de beyaz olarak kabul edildiğini açık bir biçimde görmekteyiz.

Yukarıda zikredilen çerçevede yaşanan değişimlerin öyle hiç de akılla mantıkla izah edilmesinin mümkün olmadığı şekilde seyretmesi, ister istemez arkasından birçok mazeretlerin peşi peşine sıralanmasına sebep olmaktadır.
Tabii ki bu mazeretler de ne fıkhı, ne sosyal ne de ahlak çerçevesinde kendisine yer bulamamaktadır. 'Mazeret terazisi küfrü bile tartar' hakikatince yapılan birçok yanlış, 'vaziyeti kurtarmak' adına doğru olarak gösterilmekte, dün olmazsa olmaz olarak kabul edilen hakikatler, bugün 'Sen hala oralarda mısın'' hitaplarına maruz kalmakta ve adeta bir zemin değişikliğine uğranılarak kırılmalar yaşanmaktadır. Dün girilen hissi atmosferde hem de yemin ederek, 'Vallahi Billahi, Tallahi kadın yüzünü açamaz' deyip, 'Kadının lastik reklamında ne işi var, bunlar kadını istismar ediyorlar' fetvasını verenlerin bugün, 'İlim için tesettür terk edilebilir' demesi ve tesis ettikleri TV kanalında değil kadının yüzünü, neredeyse göstermedik yerinin bırakılmamasından; 'Faizin zerresiyle iştigal edenler anasıyla yetmiş defa zina etmiş gibi olur' deyip, bugün bankalarla her türlü muameleyi yadırgamamaya, inanan kitlelerin oyunu almak için her türlü

İslamî değeri alet olarak kullanıp, iktidar nimetleriyle içli dışlı olunca 'nazik dönem' sebebiyle bir daha bu değerlerin semtine uğramamadan, Batı ve ABD'yi 'Büyük Şeytan' olarak gösterip, sonra da ilk fırsatta soluğu ya bir Batı ülkesinde ya da ABD'de almalara ve oradan da yıllarca 'tu kaka' edilen sistemin, ufak tefek sıkışmaların ardından neredeyse Zemzem ile yıkanmış göstermeye kadar birçok değişim, bu kırılmalara örnek olarak gösterilebilir.

Değişimler yaşanmadan önce bir araya gelerek oluşturulan küçücük topluluklar, büyük işlere imza atmalarına rağmen, bugün gelinen noktada zikrettiğimiz değişimler sebebiyle, sayıları milyonları bulsa da inananların, bırakın gelişme ve ilerleme göstermelerini, hallerini bile
muhafaza edememeleri, bir yerlerde yanlış yapıldığını açıkça göstermektedir. Adına 'zemin kayması' dediğim bu sürecin geçmişte de aynıyla hem de birçok
defa yaşandığı bilinmektedir. Ülkemizde inananların bir araya gelerek oluşturdukları sosyal gruplar içerisinde zikredilen değişimleri en çok yaşayan bir grubun lideri, mezkur hakikati Osmanlı'yı değerlendirdiği bir sözünde, 'Mücadele aşkı ve serhat tutkusu sayesinde, küçük bir aşiretten koskoca bir imparatorluk doğmuştur. Bir gün gelip de, bu aşk ve arzunun yerini harem sevdası alınca koskoca bir millet yerle bir edilmiştir' şeklinde dile getirmesine rağmen, söylediklerinin aynısının kendi grubunda yaşandığını görme talihsizliğine uğraması, nasıl bir tehlike ile karşı karşıya gelindiğini göstermesi bakımından manidardır. Bu tehlikeyi yıllar önce sezen bir kardeşinizin kendi sosyal grubu için yaptığı, 'İhlas ve uhuvvet eksenli, feragat ve fedakarlık ruhuyla bezenmiş küçücük bir topluluk dünya çapında işlere imza attı. Ne zaman ki bunların yerini makam, spara, rant, rahat yaşama, lüks ve refah aldı ise yıkılıp gitti' tespitine o gün için itiraz edenlerin, bugün, 'Ne kadar da haklıymışsın. Makam, mevki, para, lüks yaşama bizi ne hallere getirdi' şeklinde cevap vermeleri, bizi derinden yaralasa da, yaşanan bir gerçektir.

Aslında bu gerçeği Kur'an bize çok açık bir biçimde, 'Allah'ın ayetlerini az bir menfaat karşılığında satmayın', ayetiyle anlatmaktadır. Ancak 21.
Yüzyılın hızlı değişimi içinde kendi değerlerini muhafaza etmeyi başaramayan sosyal grupların artık referanslarını daha çok Batı kaynaklı eserlerden almaları bu gerçeğin görünmesine set çekmektedir. Bu bir iddia değil, yapılan bir araştırmanın acı sonucudur. Zira daha kendisine hidayet rehberi olarak indirilen Kur'an-ı Kerimi birkaç defa okumayan nice inananların, Batı kaynaklı onlarca/yüzlerce eseri su gibi yuttukları bu araştırmada açığa çıkmıştır.

Fikirlerin fikirlerle çatıştığı ve güçlü olanın zayıfı yok ettiği bir zaman diliminde, inananlara hidayet rehberi ve yol gösterici olarak inen Kur'an, 'İnanıyorsanız üstünsünüz' demesine rağmen, inananların hayatın neresine bakarsak bakalım hiç de üstün olmadıkları çok acı ve yürek parçalayan bir gerçektir. Bunun sebepleri ne olursa olsun inananların başlarını iki ellerinin arasına alıp derin derin düşünmeleri mübrem bir keyfiyettir. Zira inandım deyip, sonra da üstün olmamak/olamamak inançla bağdaşmayan bir davranış biçimidir.

Kim hangi sebebe bağlarsa bağlasın bana göre bugün inanan insanların üstün olamamasının en önemli sebeplerinden birinin, "Gaye ve maksadın daima belirleyici ve birinci planda yer almaması veya bunların her zaman parlak tutulmaması"dır. Çünkü hedefe gidilirken gaye ve maksadın unutulması sebep ve vesilelere takılmayı netice vermekte ve cazibesinin kuvvetine göre herhangi bir durakta müntesip kendisine toslayan tuzaklara takılıp kalmaktadır. Böyle bir ortamda hedefe gitmek için ihdas edilen araçların, değişen zaman ve zeminde amaç haline getirilmesi ise gayenin parlak tutulmamasının getirdiği ikinci kırılma noktasıdır.

Bir topluluğun hedefine ulaşmasında, 'Gaye, İnsan unsuru, Zaman, Zemin, Malzeme'nin önemi alabildiğine fazladır. Kendi devrinin kaidelerine uyum sağlayamayan ve zamanın dişlileri arasında çürümüş yerlerini dinamik değerlerle değiştiremeyen hiçbir hareketin yaşadığını görmek mümkün değildir. Bu mana da tarihin çöplüğüne kısa bir göz attığımızda nice ideal toplulukları görmemiz mümkündür. İnanan topluluklarda bu sosyal gerçeği asla göz ardı etmemelidirler. Ancak inanan insanların göz ardı etmemesi gereken en büyük meselelerden biri de inançlarının gerekleridir. Kur'an ve Sünneti kendisine rehber kabul eden inananlar, Allah'ın (cc) kainata koyduğu kanunlara (şimdi tabiat kanunları diyorlar) uymakla birlikte, hangi zaman ve zeminde olursa olsun, karşılaşılan hadiselerde ilk müracaatlarını bu iki kaynağa (Kur'an ve sünnete) yapmak zorundadırlar. Zikredilen kaynaklarda bulunamayan meseleler ise, 'Bilmediğinizi zikir ehlinden sorunuz' emri gereğince, vahyin ışıkları altında kendini yetiştirmiş alimlere müracaat etmek ve onların gösterdikleri hakikatler doğrultusunda hareket etmektir. Bu474 KURAN VE BEDİÜZZAMAN (5)
Geçen hafta Bediüzzaman?ın Kur?an tariflerini vererek O?nun başka bir dille tam olarak ifadesinin mümkün olamayacağını işlemiş ve bu vesile ile de bu yazımızda Türkçe Kur?an ve ibadetin mümkün olamayacağını izah edeceğimizi bildirmiştik. ?Sair kelamların Kur?an?ın ayetlerine nispeti, görünen yıldızların küçücük akisleriyle yıldızların aynına nispeti gibidir? diyen Bediüzzaman, ?Türkçe Kur?an ve ibadet olur? diyenlere Mektubat isimli eserinde kısaltarak aşağıya alacağımızı ifadelerle gereken cevabı vermiştir. ?Yabancılardan imana gelenler, memleketlerinde ezan ve kamet gibi çok şeyleri kendi lisanlarına tercüme ediyorlar. İslam alemi onlara karşı susuyor. Demek ki bir nevi cevaz var ki susuyorlar? diyorlar. Ben de diyorum ki; «acaba kendisine Müslüman diyen bir adam, dünyanın bir menfaati için bir günde elli kelime frengi lügatinden öğrendiği halde, elli senede ve her gün elli defa tekrar ettiği mukaddes kelimeleri öğrenmezse, elli defa hayvandan aşağı düşmez mi? Böyleler için bu mukaddes kelimeler tercüme ve tahrif edilmezler».

Ehl-i ilhada kapılan ulemâüs-sû?, milleti aldatmak için diyorlar ki: «İmam-ı Azam, diğer imamlara muhalif olarak demiş ki, ?İhtiyaç olsa hiç Arapça bilmeyenler ihtiyaç derecesine göre Fatiha yerine Farisi tercümesi cevazı var. Öyleyse biz de muhtacız, Türkçe okuyabiliriz.? Cevap olarak derim ki: İmamın bu fetvasına karşı, başta büyük imamların en mühimleri o fetvanın aksini söylüyorlar. İslam âleminin büyük caddesi o bütün imamların caddesidir. Kaldı ki, imamın fetvası beş yönüyle de hususidir: Birincisi, İslam merkezinden uzak yerlere aittir. İkincisi, hakiki ihtiyaca binaendir. Üçüncüsü, bir rivayette cennet ehlinin lisanı sayılan Farsça tercümeye mahsustur. Dördüncüsü Fatihaya hastır, ta ki O?nu bilmeyen namazı terk etmesin. Beşincisi ise İman kuvvetinden gelen bir İslami gayret ile mukaddes manaların avamın anlayışına yardımcı olmak için verilmiştir. Halbuki iman zaafından gelen ve menfi fikr-i milliyetten çıkan ve Arapça?ya karşı nefret ve iman zaafını doğuran tahrip meyli ile tercüme edip Arabî aslını terk etmek dini terk ettirmektir.? (Bkz. 29. Mektup, 7.Kısım, 1. İşaret) Kur’an’ın tercüme edilemeyeceğini; lisan-ı nahvî olan lisan-ı Arabînin camiiyeti ve elfaz-ı Kur’aniyenin i?cazı öyle bir tarzdadır ki, kabil-i tercüme değildir? sözleriyle ifade eden Bediüzzaman, Peygamberimizin (sav) bazı ifadelerinin de bu kapsama dahil olduğunu bildirir ve bunun niçinine de değinir: “Elfaz-ı Kur’an”iye ve tesbihat-ı Nebeviyyenin lafızları; camid bir libas değil, cesedin hayattar cildi gibidir, belki mürur-u zamanla cilt olmuştur. Libas değiştirilir, fakat cilt değişse vücuda zarardır. Belki namazda ve ezandaki gibi elfaz-ı mübarekler, mana-yı örfilerine âlem ve nam olmuşlardır. Âlem ve isim ise değiştirilmez. Bediüzzaman’ın hayatına kısa bir göz attığımızda bütün ömrünü Kur’an’ın anlaşılmasına vakfettiğini görürüz. Özellikle, İngilizlerin; “Bu Kur’an, Müslümanların elindeyken biz onlara hakiki hakim olamayız. Bunun sukutuna çalışmalıyız? sözünü genç yaşında duyduğu andan itibaren, bildiği bütün ilimleri Kur’an’ı anlamaya ve hakikatlerini ispat etmeye vasıta yapmış ve hayatını Kur’an’a vakfeden biri olarak yaşamıştır. Bunu; “Ben hayatta olduğum müddetçe Kur’an’ın bendesi, Hz. Muhammed’in yolunun toprağıyım” sözleri ile ifade eden Bediüzzaman’ın seksen yedi yıllık hayatına baktığımızda, Kur’an’a vakfedilen bir ömrün en zor şartlarda ve büyük imkânsızlıklara rağmen nasıl büyük işler başardığına ve bereketli geçtiğine şahit oluruz. Bediüzzaman’ın Kur’an hakkındaki görüşlerini birkaç makalede anlatmanın zorluğunu hepiniz takdir etmişsinizdir herhalde. O’nun bu husustaki fikirlerini bütünüyle kavramanın yolu eserlerini tetkik etmekten geçer şüphesiz. Kur’an’a vakfedilmiş bir ömrün en zor şartlarda bile adeta olmazları nasıl oldurduğunu görmek isteyenleri bu geniş deryaya davet ediyor ve konumuzu Kur’an hakkında söylediği veciz bir sözle noktalamak istiyorum: “Üstad-ı Hakiki olan Kur’an-ı Hakîm, ehl-i şuura imamdır, cin ve inse mürşittir, ehl-i kemale rehberdir, ehl-i hakikate muallimdir. Öyle ise, beşerin muhaveratı ve üslubu tarzında olmak zaruri ve kat'idir.?

Danışma usulünü ise, 'Onlar işlerini aralarında meşveret ile hallederler' ayeti açıklamakta ve bir anlamda hiçbir açık kapı bırakmamaktadır. Zikredilen noktaların ötesinde yaşanan hadiseler inananlar arasında hedefe gitmede her zaman kırılmalar meydana getirmiş ve neticede müntesipler hüsrana uğramışlardır.

Nitekim bugün özellikle 28 Şubat sürecinin arkasından yaşanan kırılmalar inananların oluşturduğu sosyal gruplara mensup binlerce insanda hayal kırıklığı meydana getirmiş ve nicelerinin de ümidi yeşermeden kurumuştur.

Bunun vebalinin kimde olduğunu yine bir grubun liderinin bu bağlamdaki, 'Bir yerde problem varsa baştakine aittir' cümlesiyle açıklamanın hiç de haksızlık olmadığını düşünüyorum.

Bediüzzaman Hazretlerinin 'İhlas Risalesi'ni, 'Allah'ın ayetlerini az bir menfaat karşılığında satmayınız" ayetine bina etmesi beni her zaman ciddi bir biçimde düşündürdüğünden dolayı dile getirdiğim bu meselelerde yanılmış olmayı ne kadar isterdim. Ancak uzun denecek bir zaman diliminde yaşananlara baktığımda yanılmadığımı çok acı bir biçimde idrak etmenin ızdırabını vücudumun her zerresinde duyduğunu söyleyebilirim.

Geçmişe baktığımızda ihlas ve uhuvvetle yola çıkmasına rağmen yaşanan değişim ve dönüşümler sebebiyle kendini tarihin çöplüğüne düşmekten kurtaramayan nice sosyal gruplarla karşılaştığımızı görmekteyiz. İnananların oluşturdukları sosyal grupların yaşanan kırılmaları önlemedikleri takdirde bugünde aynı akıbete düşmeleri kaçınılmazdır.

İçinde vicdan taşıyan hiç kimsenin kabul edemeyeceği bu kötü durumdan kurtulmak için zikrettiğim birkaç noktanın, dikkate alınmasını gönülden arzu ediyor ve ikazlarımızı 'Sadece Allah rızası için' devam ettireceğimizi bildirmek istiyorum.

selimyusuf1960@msn.com

 
  Yorumlar


Henüz kayıtlı yorum yoktur ....

icon BAYBURT REHBERİ
icon Önemli Telefonlar icon Siyaset icon Tarihçe
icon Vakıf ve Dernekler icon Coğrafi Yapı icon Ekonomi
icon Gezilecek Yerler icon Şairler icon Spor
icon Dede Korkut icon Sanatçılar icon Türküler
icon Kitaplar icon Yemekler icon Barlar
icon Yerel Kıyafetler icon Bayburt Taşı icon Oyunlar
icon Nöbetçi Eczaneler icon Sağlık icon Eğitim

 Köşe Yazıları
 
 Foto Galeri
 
 Video Galeri